Zaman 15 Haziran 2013 gününü gösterdiğinde. Ömrümün saklı duldasında beklettiğim çocukluğumu da yanıma alarak düşüyorum yollara. Beklemenin ve sabrın bende biriktirdiği 43 yıllık özlem akıyor ayaklarımdan toprağın ruhuna. Ne kadar da uzağında kalmışım ilk filizlenip hayata dal budak saldığım o yerden. Hani bir şiir de geçer ya “orda bir köy var uzakta” benimkisi öyle değil işte. Ne kadar uzakta da olsa içimdeki altın sarısı masalımdır orası. Sarp ve ulaşılmaz gibi görünen ama uzak olduğu kadar yakın olan o yer. Gümüş rengi bulutların dolaştığı. Göğünde telli turnaların eğlendiği kayalar ve uçurumların başkenti Markasor. Dedim ya hayata ilk merhabamın çığlığımla karıştırılıp sunulduğu doğduğum köye, çocukluğumun masal ülkesine, bir ömür geçtikten sonra gidiyorum. Hiç bir şey yıllar öncesi bıraktığım gibi değil. Yanan ağaçlar, yıkılan yerle yeksan olmuş toprak damlı evler. Sanki devrik bir tarihin savaş alanındaki ölü cesetleri gibi duruyorlar. Yitirmiş tılsımını göğün maviliği, suya hasret toprak, dalda asılı kalmış yaprak. Duman olup giden zamanlar gibi, derin bir sis ve soluksuz bir mevsimin içine gömülmüş Markasor. Evvelini bilmeyen Tanrının kendi cehennemini buraya kurduğunu düşünür. Nuh tufanından artta kalan harabeler gibi yani. Böyle bırakmamıştım diyorum seni, böyle yıkık ve virane. Sonra kendi kederli sesimde boğulmak kalıyor bana cevapsız sitemimde.

Babalarımız, annelerimiz bu dağların bu yerlerin hasretiyle öldüler. Bu köyü, bu dağları ve yaylaları sayıklayarak, ”beni dağlar çağırıyor” diyerek öldüler. Delikanlılık çağlarında ayrılan bizler yaşlı insanlar olarak geri dönüyoruz kurulu hayatlarımızı bizlerden çaldıkları bu ulu zirvelere. Yaşarken uzak yerlerde bizim için hasrettir bu memleket! Nedendir diye sormayın, Bilinmez bunun adı sevdadır işte, düştür, gülüştür, nostaljidir, çocukluk anılarıdır, belki hepsinden bir parçadır. Bu benim algıma yerleşmiş göçsüz bir Çingene defidir. Yerinden oynatıldığında büyüsü bozulacak bir sihir. Gezdiğim her karış toprağından bir yaşanmışlık çıkıp geliyor diline yapışarak adımlarımın. Nere baksam biraz hüzün. Biraz eski, biraz da çocuk oluyorum. Ne çok anılarım kaldı burada. Anladım ki ben giderken en çocuk, en saf ve en sade halimi burada bırakarak gitmişim. Şimdilerde her gece yatmadan önce bu köyün dağlarını, yaylalarını, çağlayan derelerini düşünürüm. Bu yolculuk beni o İstanbul keşmekeşliğinden koparıp yollara düşüren bu yolculuk. Derimin dibinden sıyırarak sunuyor bana kaybettiğim anılarımı. Yolculuğa iki minibüsle dolusu insanla çıkıyoruz. Tunceli-Pülümür kara yolundan Büyük yurt (Hakis) yoluna sapıyoruz. Derin bir vadi, vadiye sarp kayalıklara düşen güneş ışığı bir başka renk cümbüşü oluşturuyor tepelerde. Gelincikler, sümbüller papatyalar adını bilmediğimiz burcu, burcu kokan çiçekler omuz vermiş yamaçlara, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorlar. Aracımızla dar ve ancak tek bir küçük aracın gidebileceği taşlı, çamurlu bir yoldan gidiyoruz. Dikleşen kıvrıla, kıvrıla zirveye doğru yükselen bir yoldayız. Arada bir tökezliyoruz. Yolun iki kenarları ağaçlardan, çalılıklardan ve yolun ortasına kadar uzanan meşe dallarından geçilmiyor. Yol zor, taşlık ve çamurlu, kar sularının izleri duruyor hala toprağın yüzünde.
Bir çocuk eğer doğayla iç içe yaşıyorsa yaşıtlarından çok daha büyüktür diyorum. Hayat toprağın rahminde büyütmüştür onu ve toprağa dokunan her insan bilgeleşiyor. Gümüş rengi bulutlar salkım saçak dağların tepesinde. Uzansak tutacak gibi duruyorlar. Dağları tepeleri yücelerden yüce sarp kayalıklar, yeşilin en güzelini giyinmiş ormanlar bu sanki geleceğimizi haber almış da hazırlık yapmışlar gibi geliyor bana. 43 yıl koca bir ömür, onca yaralardan, berelerden, acılardan ve ayrılıklardan sonra bana sunduğu mükâfat bu olsa diyorum. Hepimiz hayatta iz bırakırız, kimimiz bu izleri bilinçli kimimiz bilinçsiz bırakırız. Bu köyde hiç bir iz kalmamış, Yükseklerde mekân tutmuş, etrafı heybetli dağlarla çevrili bu yerde bir zamanlar bir yaşam vardı. Cıvıl, cıvıl insanlar, kuzu sesleri çocuk seslerine karışırdı. Her sabah horoz sesleri ile uyanır, gece köpek sesler ile uyurduk. Bu zorlu toprağın tunçtan heykel gibi insanları hayat verirlerdi, hem güzel hem zorlu olan bu toprağa, tarlalara, bağlara, bahçelere. Arpa çukur, Markasor tarihin kayıp sayfalarında.

Pepuk olsam zirvesi karlı dağlarıma
Sızlıyor el vurma sakın yarama
Ağlama aksakalı babam
Elbet bahar gelecek dağlarına.
Evet, buralarda yaşamak çok zorlu. Önce tabiatı kabul etmek gerekiyor onunda seni sevip sahiplenmesi için. Yani insan ve tabiatın karşılıklı birbirlerine olan o derin saygısı gerek. İnsan yaşadığı çevreye benzer. Mevsimlerin ve doğal hayatın getirdiği ne varsa, bu bölge insanına kattığı zenginlik olmuştur. Burada kışın zorluklarıyla baharın ve yazın güzellikleri bir madalyonun iki yüzü gibidir.
Bizde, yani bu köyde bir zamanlar uğurlamaların, karşılamaların, misafir karşılamalarının, hasret ve vuslatların sonu yoktu. Mutlu ve huzurlu insanların yaşadıkları bir yerdi. Ama köyde bizi karşılayan ve uğurlayan hiç kimse yok artık. Ben bu köyde, insanlarıyla, hayvanlarıyla, evleriyle, tarlalarıyla, bağlarıyla, bahçeleriyle artık olmayan bu köyde doğdum ve bir zamanlar yani 19 yaşıma kadar bu köyde yaşadım. Sonra alıp başımı eğitim için İstanbul’a gittim. Daha sonra ailemde İstanbul’a göç etti. 1993’te köyler boşaltıldı, evler yıkıldı, insansızlaştırıldı. Evet, gördüğümüz manzara bütün evler yıkılmış, bir zamanlar yaşamın olduğu bu yer bir harabe ve taş yığını artık.
Hıdırlıkta dedemin, anneannemin ve tanıdıkların mezarlarını ziyaret ettim. Evimizin taş yığınlarına oturdum. İnce, ince sızısını içimde hissederek o tespih taneleri gibi dağılan anılarımın. Bu ev hayatıma ne çok anlamlar katmıştı. Bu evde dedemin, babaannemin, annemin, babamın, amcalarımın hayat izleri hala duruyor. Sanki seslensem ha diyip şuracıktan çıkıp geleceklermiş gibi. Taşları nasılda özenle seçilerek örülmüş taş ustalarının o eski hünerleriyle işlenerek. Dönüp bahçeye bakıyorum kırılıyor kolum kanadım. Diktiğimiz ağaçların çoğu kırılmış ve kurumuş. Baban iki nazlı evladı gibi severdi çifte çam ağacını. Onlar evimizin ve ailemizin birer parçaları gibiydiler. Ya şimdi? Babamın üzerine tir, tir titrediği o nazlı ağaçlarından biri çoktan kırılmış. Baktıkça kederleniyorum. Babamın emeği ve sevgisi acımı kat, kat büyütüyor. O şimdi yaşıyor olsa, benimle bu yolculuğa çıksa ve görme şansı olsaydı bu çifte çamlarının son halini ne derdi acaba? Kendimi Vatansız kalmış kuşlar gibi garip his ediyorum. Biz burada yaşarken yani her baharın gelişinde, dağlar, taşlar, ormanlar çıkarır atardı eski giysilerini ve en güzel yeni giysileriyle karşılardı baharı. Ama şimdi içimde kırılın, kırıldıkça dağılan masmavi bir gökyüzü var. Anladım ki artık çocukluğum ölünceye kadar içimde taşıyacağım kavuşması zor bir hasret. Ne yana dönsem yurtsuz bir göçebeyim işte. Kendi yıkık yurdunda bile tutunacağı bir tek dalı kalmayan bir göçebe.

Yorum Yaz

Dokuzkaya Markasor Derneği kamera sistemleri İGG Teknoloji tarafından sağlanmaktadır.