Artık üzerinde insanların yaşamadığı bu topraklar yürekler acısı bir mezarlıktan başka bir şey değil.

Üskele yaylasında hayat

Başını karlı dağların arasından kaldıran güneş; göz kırpıyor yabanıl hayata. Burası bin bir renk çiçekler ile bezenmiş o yer işte. Zembul kokusunun dört bir yanı sardığı,sümbülü, lalesi, kengeri, gelinciği, böğürtleni ile o kutsal çiçekler ülkesi , yani Üskele yaylası. Güzel olan neden ıssızdır ? Ve bu dehşet güzelliğin insansız kalması neden ? Oysa burası asırlar boyu yaylacılara kucak açmış, umutlarına umut, sevinçlerine sevinç eklemiştir. Şimdilerde ıssızlaşan bu yollar bir zamanlar cıvıl cıvıldı. Sağır sessizliğe gömülü olan bu yıkı duvarlar ise, çocuk sesleri, müzik, sevinç ve bayram çığlıklarıyla çınlardı. Şu üst üste yığılmış taşların her yanı kayıp insan hatıraları ile dolu. Oysa şimdilerde iç acıtan bir harabe. Bugün her şey yerini sessizliğe bırakmış. Evler yabani hayvanlara in olmuş.

Artık üzerinde insanların yaşamadığı bu topraklar yürekler acısı bir mezarlıktan başka bir şey değil gibi.

Yüzlerce yıl Arpaçukur’da yaşayanlar senenin altı ayını bu yarı köy yarı yayla evleri olan Üskele’de geçirirlerdi. İşin aslı da buradaki insanlar için Arpaçukur kışlık, Üskele yaylası yazlık yaşam yerleriydi. Arpaçukur’da olduğu gibi Üskele yaylasında da artık insan ve yaşam izleri yok. Şimdi her yer yabani bir kimsesizlik olmuş . Dün ile bu gün arasındaki bu acı değişimi , burada yaşayamayanlar, çocukluk anıları olmayanlar bilemezler. Şimdilerde yalnızca rüzgarların arşınladığı bu çayır çimen kaplı tepelerin ne ifade ettiğini insanı nasıl sarıp sarmaladığını bilmez ve anlayamazlar. Oysa o dağların, ormanların, derelerin, tepelerin, pınarların bir zamanlar perilerinin olduğu, O perilerin çoktan göç edip gittiklerini, sürgün edildiklerini. Bu jiaru diyar topraklarının insan göçlerinden sonra öksüz kaldığını nereden bilecekler.

Yaşam baki değildir elbette ama sürüldükleri, kendilerine yabancı ,o uzak kentlerde ölen her insanın derin bir hasreti vardır bu yerlere dair. Asıl düşü bu çiçekler ülkesinde ölmek olan o sürgün insanlar kendilerine sebep olanların yakalarına ahlarını asarak gittiler.

İnsan hayatında bazı zamanlar vardır, bazı anlar, ama çok anlamlı, çok güzel anlar. İşte o anların bitmesini ve o vakitlerin geçmesini istemezsiniz. Ama ne kadar istemeseniz de su damlaları gibi kayıp gider parmaklarınızın arasından bitmesini hiç istemediğiniz o zamanlar. Zamanın sis bulutları onları alıp götürür. Onlar artık zamanın çok ötesinde yitirilmiş ölü hatıralardan başka bir şey değildirler. Oysa yitip giden sadece sevdiğiniz kişiler, anneniz, babanız, kardeşiniz, arkadaşınız ve dostlarınız değildir. Onlarla birlikte yeşil baharlar, sıcak yazlar, serin güz günleri, karlı soğuk kış ayları da yitip gitmiştir.

Üskele yaylasında hayat

Markasor’a bağlı Arpaçukur mezrasında bir zamanlar önce insanlı bir hayat varken, yani köyler boşaltılmadan, yakılıp yıkılmadan önce, burada yaşayanlar, oturanlar tarım ve ağırlıklı olarak hayvancılıkla uğraşırlardı. Çok canlı cıvıl cıvıl bir hayat vardı. Bu köyde kişilerin zenginliği, beslediği hayvan sayısı ile sahip oldukları topraklar kadar, sahip oldukları insani değerlerle de ölçülürdü. Topraklar verimliydi ama iklim koşulları nedeniyle yılda ancak bir kez ürün alınabiliyordu. Kasım ayında başlayan kar yağışı evleri içine alacak kadar fazla olurdu.Yaşamı farklı kılan da bu kar yağışıydı. Kış mevsiminde hayat zordu. Soğuk günlerin bitimiyle, bahar yağmurlarıyla, yeniden güneş sıcaklığını gösterir ve havaların ısınıp, karların erimesiyle birlikte nisan ayından itibaren Üskele yaylasına taşınırdı insanlar. Kışı kapalı yerlerde geçiren insanlar ve hayvanlar için bu bulunmaz bir nimetti. Ve baharın buradaki anlamı çok farklıydı.

Çocukluğumuzda bizleri en çok mutlu eden şey kış günlerinin bitimi sonrası, yağan bahar yağmurlarıyla hayatın tekrar canlanıp, havaların ısınmasıyla yaylaya gitmemizdi.

Arpaçukur’la Üskele yaylası arasında gidip gelinen bir hayat. Kısaca mevsimlerin bütün güzelliğine bağlı olarak yaşanan döngüsel bir hayat vardı. Burada yaşayanlar yılın altı ayını yaylada, altı ayını ise köyde geçirirlerdi. Mart ayında yaylaya gelinir, eylül ayında Arpaçukur’a yani köye dönülürdü. Yüzyıllardan beri burada mevsimlerle uyumlu yaşanan bir hayat vardı.

Komda doğuran keçiler oğlaklarıyla, koyunlar kuzularıyla, ve büyükbaş hayvanlar da danalarıyla birlikte hayata tekrardan katılırdı. Yaylada, yeni bir mevsim, yeni bir yaşam döngüsü tekrardan başlardı. Onlarca ailenin binlerce keçisi, koyunu, kuzusu, oğlağı, danası bu yaylada birbirine karışırdı. Ama bu binlerce hayvan arasında herkes kendi hayvanını tanırdı. Bir kez de olsa hayvanların karıştığını göremezdiniz. Bir koyun ya da keçi sütü sağılmadımı, sağmayı yapan kadınlar hemen bilirlerdi. Sadece onu bilmezlerdi, o gün sürüyü otlağa götürenlerin, sürüyü dolaştırıp otlatıp otlatmadığını ya da tepelerde hareketsiz ve az dolaştırdıklarını anlarlardı. Eksik bir kuzu veya oğlağı bilirlerdi.

Yayla evleri toprak harçlı taş ve damlı evlerdi. Hayatlarının altı ayını geçirdikleri yayla evlerinin kendilerine özgü bir yapıları vardı. Her ailenin ayrı bir yayla evi vardı. Yayla evleri tek katlı, kendi içinde bölmeli, yazlık, kısmen kışlık ve soğuk ilkbahar günlerinde kullanılan tipte evlerdi. Her yayla evinin önünde de hayvan ağılı. Sığırlar,koyunlar, keçiler, kuzular ve oğlaklar için ayrı ağıllar vardı.

Yayla evleri bir vadi içinde, öyle dar bir vadi değil.ortada kar sularıyla beslenen bir dere akardı. Okul öncesi çocukluğumda derenin kenarında oturup akan dere suyunu saatlerce seyreder ve hayaller kurardım. Bahar yağmurları, yağmurla birlikte eriyen kar sularıyla bazen çoşkun bir ırmak gibi akardı. Derenin kenarına oturup saatlerce akan suyu seyrederdim. Yoruluncaya kadar bakar ve hayallere dalardım. Suyun taşıyıp getirdiği bir dalı, bazen bir odun parçasını takip ederdim. Ta uzakta gördüğünüzü gözünüzle takibe alırsınız. Gelir, gelir önünüze gelir, önünüzden geçer. yavaş yavaş geçer, sizden uzaklaşır, uzaklaşır. Bir süre sonra gözden kaybolur. Arkasında bakarsınız, artık göremezsiniz, o gözden kaybolmuştur. Kaybolduğu andan sonra o artık bir hayaldir. O bir zamanlar gerçekti, uzaktan görünce gerçek, önünüzden geçince gerçek, sizden uzaklaşınca gerçek, kaybolana kadar o bir gerçek. Ya sonra, sonrası bir hayal. Biraz beklersiniz. O artık hayal, geldi-geçti ve kayboldu. Onunla birlikte yaşanan zamanlarda kaybolurdu.

Yayla evlerinin güney yamacı tepeye kadar yükselen orman kaplıydı. Bölgenin en büyük ormanı olan Bezik ormanının devamı. Orman meşe ağırlıklı, kavak, karaağaç,söğüt, dışbudak,çam, yaban eriği uçsuz bucaksız şekilde tepelere yükselirdi.

Kuzey yamaçtaki ormanlık alan daha yüksek tepelerde başlıyordu. Ve doğudaki tepeler tepeler ve plato otlak alanlarıydı. Engebeli olmayan, düz ve otlaklarla kaplı, bahar ve yaz aylarında hayvanlara taze ot temin eden yerlerdi. Burada yaşayanlar için yayla, hayvansal ürün olan süt, peynir, yağ üretimi için yarı bir yerleşim yeriydi. Babalarımızın ve dedelerimizin yüzlerce yıl köyle ile yayla arasında gidip gelinen yaşamları oldu.

Ormanlar, vadiler, dağlar ve tepeler ki yaşanan zamanların sesiz tanıklarıdır.Yaylamızın dağları, tepeleri; Tanrının çizdiği ve özenerek yarattığı her manzara en muhteşem bir tablo gibidir. Üskele yaylasının mera ve otlakları, renk, renk, çeşit, çeşit bitkilerden oluşan alanlarla kaplıdır. Beslenme açısından da hayvanlar için bulunmaz bir nimettir. O binlerce koyun, keçi ve sığırlar bu dağlarda tepelerde altı ayı otlayarak geçirirlerdi. Bu dağların doruklarında temmuz ayının ortalarına kadar bembeyaz kar yığınları kış günlerinin anısına değişik bir güzellik katardı.

Zamanın yok ettiği anılar, zamanın yok ettiği güzellikler, zamanın alıp götürdüğü insanlar sis bulutları eriyip gittiler.

Her sabah güneş ışıklarının tepelerde görünmesi ile hayat başlar gün batımıyla doğa gizemli bir suskunluğa bürünürdü. Bu sessizliğin içinde de saklı bir hayat vardı. Kadınlar öğle ve akşam vakitleri mayaladıkları yoğurdu meşk denen yayıklara doldurup yayarlardı. Çok meşakkatli ve zor bir iştir. Her evin bir hünerlisi vardı biz ona Qewani derdik iki yada üç kazan yoğurdu sabaha kalmadan yağı yoğurtan ayırır , yağdan geriye kalan ayranı ise kaynatıp çökelek yapardı. Bu işleri genelde evin büyük hanımı yapardı. Dolayısıyla evin hanımının sözü öbürlerinden daha çok geçerdi. Bu kadınlar hiç uyumazlardı sanki, gece ve gündüz hep bir çaba ve çalışma temposu içindeydiler sanki.

Aslında bu yaşamda herkesin bir görevi vardı. Yedi yaşından sonra her çocuğun bile görevi olurdu. Çocukların ilk görevi kuzuları ve oğlakları otlağa götürüp otlayıp getirmekti. Diğer komşuların çocuklarıyla birlikte kuzular ve oğlaklar otlağa götürülür. Sabah otlağa götürülür, öğle vakti yaylaya getirilir, öğleden sonra tekrar otlağa, akşam tekrar yaylaya getirilirdi. Kuzu ve oğlakların ağılları ayrıydı. Daha büyük çocuklarda sığır güderlerdi. Her ailenin ayrıca sığırları yani inek, öküz, boğa ve danaları vardı. Sığırlarda sabah otlağa gider, öğle gelir, inekler sağılır, öğleden sonra tekrar otlağa gider, akşam gelinir, inekler akşam yine sağılır.

Akşam olunca yaylada farklı ve değişik bir çurcuna binlerce büyükbaş, koyun, keçi, oğlak, kuzu doluşurdu. Her evin önünde köpekleri olurdu.

Burada yaylanın dışında vahşi bir hayat vardı. İnsanlar sahip oldukları bu hayvanları, kurt, ayı, tilki gibi hayvanlara karşı korumak zorundaydılar.

Günlük işlerin getirdiği yoğun çalışma temposu, akşam olunca insanları yorgun düşürüyordu. Yataklar damların üstünde veya dışarıda ağaçtan yapılmış çardakların üstüne serilir, Ayın sönük ışığında yıldızların denizinde ve yıldızlar seyrederek, mavi gökyüzünü kaplayan renklerle, derede akan su sesi ile, ormanda gelen kuş sesleriyle, rüzgar hışırtısı, köpek havlamaları, dağlarda gelen kurt ulumalarının armonisi ile uyunurdu. Köpek, kedi, koyun, keçi sesleri, horoz ötüşleri, uzaklardan gelen kurt ulumaları, derede akan suyun sesi, yamaçlarda hışırdayan ormandaki ağaç yaprakları, yabani kuş sesleri doğal bir koro ve armoni oluşturuyordu ki, o günleri o bahar akşamlarını unutmak mümkün değil.

Yorum Yaz

Dokuzkaya Markasor Derneği kamera sistemleri İGG Teknoloji tarafından sağlanmaktadır.