Dersim Farsça-Gileki de“der” (kapı), “sim” (gümüş), , Dersimce de ise (Kırmançi-Zazaca) “deyr-sim” sözcüklerinden oluşan bir isim tamlamasıdır. Türkçe’ye “gümüş kapı” olarak çevirebiliriz. MÖ 4.yüzyıldan önce Yunan tarihçi ve coğrafyacılarının Dersim yöresine “DARANİS” adını verdikleri ve Anadolu’ya ilişkin en eski adların başında “Dariaini”ni geldiği belirtilmektedir.
Dara (Darius) döneminde (MÖ 521-486)İran dan Kızılırmak a kadar Dersimi de kapsayan Pers egemenliği kurulur. MÖ 519 yılında Pers Kralı Dara (Darius) Doğu Anadolu ve Dersim i fetheder. Ders im’in o dönemdeki adı olan “Daranalis” inde Pers kralı Dara nın adından kaynaklandığı sanılmaktadır. Çünkü Dara dan önceki dönemlerde de Dersim e böyle bir isim verildiğine rastlanılmaktadır. Tarihçi Ptolemy’nin Dersimi “Daranalis” olarak kaydedilmesi mö 519 yılında Pers Kralı Dara’nın (Darius) Kral olmasından itibaren başlamaktadır.
Munzur Dağları’nı içine alan geniş bir alanı kapsayan “Daranalis” adının yüzyıllarca kullanıldığı bilinmektedır. Günümüzde Erzincan’a bağlı Tercan ilçesini kapsayan alana “Derxene” (Derksen) adı verildiği Strabon’un “Coğrafya” adlı eserinde belirtilmektedir. Dersim yöresine “Daranisse” ve “Daranilik” adlarının verildiğine başka kaynaklarda rastlanmaktadır.

Dersim (Tunceli) yöresi çeşitli devirlerde çeşitli adlarla anıldı. Hititler zamanında Munzur Dağları nın güney bölümü “İşuva” (İssuva), Çemişkezek çevresinde “Zuhma”; Urartular döneminde Çemişkezek yöresi “Tamişkiş”, “Kalan” yöresi “Sophen”, bugünkü Tunceli yi kapsayan bölgeye ise “Supani” adlarıyla anıldı. MÖ kullanılan adlardan biride, Mazgirt ve çevresini kapsayan bölgeye verilen “AKKİLİSİNE” adıdır. Bugün Mazgirt e bağlı olan Akkilisse köyünün adı büyük ihtimalle buradan gelmektedir. Yine Tunceli nin eski adlarından Mameki adının da Ermeni prenslerinden Vartan Mamigonyan dan geldiği sanılmaktadır (426-451).

Dersim-Tunceli yöresinde, Roma ve Bizans dönemlerinde de, bir yandan yeni yerleşim birimleri kurulup, bu alanlar yeni adlarla anılırlar. Diğer yandan, eskiden kalan yer adları bazı değişikliklere uğramıştır. Örneğin “Hieroplis” olarak bilinen Çemişkezek, Bizans İmparatorluğu zamanında “Tsimisca” olarak anılmıştır. “Tsimisca” Hozat ın eski adı olmasına rağmen, bugünkü Çemişgezek in esas adıdır. Yine Bizans İmparatorluğu zamanında “Hozan” (Khozan); Urartular döneminde ise “Huzan” Kanton içinde hazani olarak geçer. “Khozan” eski devirlerde “Palakhovit” ya da “Palahorid”, Çemişgezek “Tschimchgezek”; Kızıl Kilise (Pakh) “Kizil Kilsa”, Pertek “Pere-tek” Köprücük olarak belirtildi.

Cumhuriyet döneminden önce 16.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi yazışmalarında yoğun olarak “Dersim” adı sıkça kullanılırdı.1847 yılında Dersim Sancağı’nın Erzurum eyaletine verilmesinden sonra 1859 yılında yapılan bir değişiklik de Harput eyaletine bağlandı. İşte bu tarihten itibaren Dersim ve çevresi haritalarda gösterilmeye başlandı.

Dersim adının kökeni, Hazar Denizi’nin güneyindeki Deylem bölgesinde yaşantılarını sürdüren Deylemlilere kadar uzanmaktadır. Deylemliler, Pers öncesi halklardan olup VI. yüzyılda Deylemistan adıyla anılan yurtlarını, sürekli olarak Arap, Fars ve Türk Moğol ordularına karşı korurlar. Deylemliler’in yurtlarını koruma çabası, 1256 yılındaki Moğol işgaline kadar sürer. Moğollar’dan kaçarak batıya göç eden bir kısım Deylemliler’in bu günkü Dersim’e yerleştikleri sanılmaktadır.

Dersimliler’in MS 9. ile XI. yy. arası Deyleman dan bugünkü yurtlarına göç ettiği tezi kabul görmektedir. Kuzey-İran (Deylaman-Gilan) da konuşulan Gilekçe/Goranca dili ile Dersimce/ Zazaca nın köken olarak Kürtçe dilinden daha fazla yakın olduğu ve Deyleman-Gilan coğrafyası ile Dersimler’in yaşadığı bölgeler arasında da yer ve köyler arasında da isim benzerlikleri var olması bu tezi doğrulamaktadır. Örneğin;Deyleman/Gilan,Tarum,(Torut),Aşkale (Aşkale),Veramin (Veramin),Pulur (Pulu-Ovacık) Kuh Pir (Kuh Pir),Deşt (Deşt),Şakakom(Şakak),Hasanbeg (Hasanbeg),Lahican (Lahçinan) gibi benzer yerleşim isimlerine rastlamak mümkündür.

Bu tarihsel gerçekler Dersimliler’in (Zazaların/Kırmançların) Deylem le ve Deylemliler le olan ilişkileri Dımıli-Deylem kuramını doğrulamaktadır. Dimli ya da Dimili teriminin Deylem adından doğduğu ve “Deylemli” (Deylemi) demek oldugu F. C. Andreas tarafından belirtilmektedir. Andreas’in bu görüsü A. Christensen tarafından desteklendi. (Bk. Les Dialects D avroman Et De Pewa, A. Christensen, 1921, Kopenhag) Minorski, K.Hadank, MacKenzie gibi kendi alanlarında otorite kabul edilen tarihçi ve dilbilimcler, F.C.Andreas la aynı görüşü desteklemektedirler. Dimli-Deylem bağlantısına ilk işaret eden kişi, Ermeni yazarlardan Antranik olmuştur. Antranik, 1901’de yapılan incelenmesinde ileri sürer. (Bk: Dersim, 1901, Tiflis; DesmalaSure, Sayi:6,8 ,9
Dersimliler’in Kırmanç dediği, ama uluslararası alanda Zaza olarak bilinen halkın geçmişi hakkında, Uluslararası bilim adamlarından B. Henning (1954) , D.N. MacKenzie (1961–95), T. L. Todd (1985; G.S. Asatrian / F. Vahman (1987–95), Joyce Blau (1989), P. Lecoq (1989), C. M. Jacobson (1993–97), Jonst Gippert (1993–96), M. Sandonato (1994), Ludwig Paul (1994–9) ayrı bir halk ve ayrı bir dil olduğunu ve Kürtçenin lehçesi olmadığını ispat ettiler. D.N.Mackenzie, Zazaca’nin Kürtçeyle ilişkisinin olmadığı kanıtlandı. .1900 yılında “Dersim” adlı kitabını yayınlayan Antranig e ve sonradan da İranolog Oskar Mann ve tarihçi V. Minorsky e göre; Zazalar da kabul gören “Dımıli” terimi,Kuzey-İran daki Gilan da bulunan Deylem bölgesinden göç edip Dersim’e yerleştiklerini belirtmektedir.Türkiye Tarihi adlı kitabında Yılmaz Öztuna ise, Hunlarla aynı federasyon içinde ‘Timlin(Dimlin)
Krallığı’ (M.Ö. 300-M.S. 550) adında yaklaşık dokuz asır yaşamış olan bir devletten de söz etmektedir. (Öztuna, a.g.e. cilt 1, s. 138–141). Dimlinler’in Hun federasyonunu oluşturan unsurlar arasında önemli boylardan biri olduğunu belirtmektedir. (Öztuna, a.g.e. cilt 1, s. 138–141)

 

İşte yurtlarını terk edip, Anadolu’ya doğru göçeden Deylem aşiret-lerinin bu bölgeye yerleşmesiyle bölgeye kendi adlarını egemen kıldıkları sanılır. Yunan tarih ve coğrafyacılarının Dersim bölgesine Daranis adını verdikleri gibi, Dara’nın “Bisitun Kitabeler”inde bu havaliyi tanımlayan “Zuzu” tabirinin de Dersim yöresinde konuşulan Dersimce-Kırmançki dili “Zaza” sözcüğünden geldiği muhtemeldir.

1847 yılında Dersim sancağının Erzurum eyaletine verilmesinden sonra, 1859 yılında yapılan yeni bir değişiklikle Harput eyaletine bağlandı. İşte bu tarihten sonra Dersim ve çevresi haritalarda gösterilmeye başlandı. Son yüzyıllarda ise Dersim adıyla yöredeki 132 boy ve aşiretin toplamı kastedilmektedir.
Tunceli ve çevresi geçmiş dönemlerde olduğu gibi, Osmanlılar zamanında yer adları değişikliğine uğradı.. Örneğin; Pulur yerine Pülümür adı kullanılırken, Nazimiye, Akpazar ve Ovacık adları da yeni adlar olarak kullanıldı..

 

1867’deki yönetsel bölünümde ise Tunceli ili sınırları içindeki Çar-sancak’ın bir bölümü (bugünkü Akpazar ya da Peri), Kuzican, Ovacık ve Mazgirt, Erzurum vilayetinin Erzincan sancağı içinde yer almaktaydı. Çarsancak kazası ise Mamuret ül-Aziz vilayetinin merkez sancağına bağlıydı. Osmanlı devlet salnamesinden anlaşıldığı üzere bölge merkezi Dersim sancağından oluşan bir vilayet olmuştu. 1879’da Dersim, ayrı bir vilayet olarak Erzurum’dan ayrıldı. 1886 yılında ise yeniden mutasarraflığa indirildi.
13 Mayıs 1888’de merkez Hozat olmak üzere, Ovacık, Çemişkezek, Çarsancak, Mazgirt, Pertek, Kuzican, Nazmiye ve Pah kasabalarıyla, Mamuret ül-Aziz(Harput) vilayetinin bir sancağı haline dönüştürüldü.

1892 yılı devlet salnamesinin kayıtlarından, Dersim’in yeniden sancak olduğu ve Mamuret ül-Aziz vilayetine bağlandığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde Dersim sancağı; Hozat(Merkez), Ovacık (Pulur), Çemiş-kezek, Çarsancak, Mazgirt, Kızılkilise(Nazmiye) ve Pah kazalarından oluşmaktaydı. Kuzican kazası ise 1892 yılında Erzurum vilayetinin Erzincan sancağına bağlıydı. Dersim sancağında, Çarsancak kazasının toplam iki nahiyesi (Merkez ve Pertek) olduğu gibi, 1916 ve 1918 yılında da herhangi bir yönetsel değişikliğe uğramadı.

Cumhuriyet döneminde de bu değişmeler sürmüştür. Cumhuriyet’ten sonra il yapılan Dersim, 1923’te ilçe yapılarak Elazığ’a bağlandı. 1936 yılında tekrar il yapıldı ve 2884 sayılı özel kanunla Dersim adı Tunceli olarak değiştirildi.

 

Yönetsel Bölünme ve Nüfus: Günümüzde Dersim iline bağlı olan Çemişgezek, Pertek ve Mazgirt kazaları, Osmanlı devletinin klasik döneminde Eyalet-i Diyarbekir’e bağlı idi. 1831’e ait kayıtlar bu üç kazayı, Eyalet-i Diyarbekir içinde göstermektedir.

1847’de, Hozat kasabası, Dersim sancağının merkezi oldu. 1867’deki yönetsel bölümde günümüzde Tunceli ili sınırları içindeki Çarşancak (Akpazar ya da Peri), Kuzican (Pülümür), Ovacık ve Mazgirt kazaları, Erzurum vilayeti’nin Erzincan sancağına bağlıydı.

1877 Devlet Salnamesi’ne göre, Kuzican, Ovacık ve Mazgirt, Erzurum vilayetinin Erzincan sancağı içinde yer almaktaydı. Çarşancak kazası ise, Mamuret ül-Aziz Vilayeti’nin Merkez Sancağı’na bağlıydı. 1888 Devlet Salnamesi’ne göre ise Dersim sancağından oluşan bir vilayet olmuştu.
1892 Mamuret ül-Aziz Vilayet Salnamesi, Pertek ile Çemişgezek’te köyleriyle birlikte, toplam 5.063 hane bulunduğunu ve toplam erkek nüfusunun 10.000’i aştığını kaydetmektedir.

1892 Mamuret ül-Aziz Vilayet Salnamesi’nde Dersim sancağı merkezinin, vilayet merkezine 12 saat uzaklıktaki Hozat kasabası olduğu belirtilmektedir. Bu salnameye göre Hozat, önceleri 20-30 haneli bir köy iken, 1847’de bir askeri kışla yapıldıktan sonra, Dersim sancağı adıyla mutasarrıflık merkezi oldu.

Tarihsel Gelişmeler
Osmanlı Padişahlarından Sultan III. Murad’ın Alevi inancına ilişkin kitapları toplattı., Fatih, Yavuz ve Kanuni devirlerinde din adamlarından Molla Hüsrev, Molla Gürani, Fahreddin Acemi, İbni Kemal, Zenbelli Ali Efendi, Müftü Hamza ve Ebussuud Efendi’lerin genelde Bâtıni, özelde Hurufi, Işık. Kızılbaş-Alevi taifesi hakkında mülhid ve din düşmanıdırlar diyerek fetva verip öldürülmelerini haklı görmüşlerdi. IV. Murad devrinde din adamı Müfti Efendi’nin hakkında “Kâfirlik” diyerek Alevilerle ilgili fetvalar verdi.

 

II. Mahmud zamanında şeyhülislamlık makamında bulunan Zahir Efendi gibi, din adamlarının verdiği fetvalarla Alevi -Bektaşilerin katlinin vacip ilan edildi. 300 ‘e yakın Bektaşı Dergâhların kapatıldı., Kitapları yakıldı., Baba ve Dedelerin öldürüldü. Önemli bir kısmı sürgün edildi. Tövbelerinin kabul edilmez olduğunun beyan edilmesi gibi gerçekler Osmanlı yöneticilerinin Dersim’e karşı inanç bakımından hoşgörülü davranmadıklarının kanıtıdır. Bu sebeplerden dolayı Osmanlı devlet yönetimi ile Dersimliler’in arasında çelişkilerin artmasına neden oldu.. Eğer Osmanlı hükümeti Dersim’e sevgi, dostluk, ekonomik kalkınma ve refah götürmüş olsaydı, Dersim’de Alevi/Zaza direnişleri olmayacaktı. Oysa Osmanlı her dönemde de sürekli Dersime karşı düşmanlık, öç alma, ayrılık, asimilasyon ve jenosit politikalar uygulamışlardı. Osmanlı Devleti sürekli askeri yöntemlerle çözüm aradığı için merkez hükümeti ile Dersimliler arasında uyum sağlanamamıştır.Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sürecinde imparatorluğun çeşitli yerlerinde olduğu gibi Dersim’de de bazı olaylar meydana geldi.

Bu direnişlerin bir başka a nedeni ise Osmanlı padişahı Abdülhamid’in (1896-1909) 1891 yılında Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu’ya Şafii Tuğgeneral (Mirliva) Mehmet Paşa’ya Hamidiye alayları* oluşturma görevini vermesi oluşturdu. Mehmet Paşa bu dönemde Hınıs, Malazgirt, Van ve Bitlis yörelerindeki aşiretlerden topladığı kişilerle her biri 750 kişilik yüz Hamidiye alayını oluşturmuştu. Yaklaşık olarak 75 bin kişiden meydana getirilen bu ordu yılları arasında güvenliği sağlamak amacıyla kuruldu . (1896-19169). Bu Hamidiye alayları arasında Dersim yöresindeki Alevi aşiretlerinin olmaması dolayı, Dersim Alevi aşiretlerin tepkisine neden oldu. Hükümetin güttüğü ayrımcı, baskıcı, kıyımcı ve asimilasyoncu uygulamalara karşı Dersim aşiretleri i direniş hareketlerine başvurdular. Dersim coğrafik konum olarak da direnişlere elverişli olduğu için 1896 yılında
direnişlere sahne oldu.

 

Dersim’le ilgili çarpıcı olayda Abdülhamit döneminde yaşandı. Abdülhamit alaylarını 1891 de Ermeni ve Ruslara karşı koruyabilmek ve bunun yanında Kürt aşiretlerini bölerek dengeyi sağlamak amacıyla, Sünni Kürtlerden oluşturduğu bu Hamidiye Alaylarını Alevilere karşı kullandı. Osmanlı devleti, Dersim’e otonom statüsünden dolayı defalarca sefer düzenlendi, fakat bir sonuç alamadı.. Kısaca Osmanlı sefer eylemiş, zafer eyleyememiştir.. Fatih’le başlayan sefer, Cumhuriyete kadar devam etti.. Dersim, yabancı istilalara karşı başları ile direnmiş ve Osmanlı istilalarına uğrayan Alevi ve diğer halk ve aşiret mensuplarını bağrına basmıştır. Kısaca, Dersim hem bağımsız statüsünü korumuş, hem de bu statüsünü kullanarak merkezi devlet otoritesine karşı olan muhalif güçlerin sığındığı güvenli bir korunak oldu. Görüldüğü gibi Abdülhamit ve yönetiminin Dersim’e karşı bakış açısının önemi hazırlanan raporlarda anlaşılmaktadır. Ancak bu yöntemlerin nasıl uygulanacağına ilişkin somut bir öneri yoktur. Doğanın eşit olmayan koşulları dikkate alındığında ticaretin öğretilmesinin değerlendirmesine ilişkin bu raporlarda hiçbir somut öneri getirilmemiştir. Osmanlı her yönden yıkılırken diğer yandan Dersim’i yıkma yollarını arıyordu. Yüzyıllarca Dersim’de düzeni sağlamak için sürekli baskı yapıldı., Yıkıp yakmalar dışında bir yol düşünülmedi. Yapılan önerilerin kâğıt üzerinde kaldı., Diğer yandan Dersim yöre insanının insanca yaşama olanaklarını da umutlardan uzak bırakldı. Yönetimi ellerinde bulunduran gerici bağnaz din adamlarının Dersim’deki Alevi-Kırmanc-Zaza toplumu üzerinde hegemonya kurmak istemeleri de Dersimli’yi sürekli tedirgin etmiştir.

Dersim 19. yüzyıla kadar adeta bağımsız bir vaziyette ve ismen Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bir şekilde yaşamış bir bölgedir. Tanzimat’tan sonra, devletin bu bölge ile ilgilendiği, ancak Dersim’in milli değerlerine önem verilmediğini askeri yöntemlerle çözüm aradığını görmekteyiz.
Vitali Genet’in verdiği bilgilerde Sünni inancının Dersim’de köklü biçimde sürdürmek için 1891 yılında 6 medrese olduğu ve bu medreselerde 170 öğrencinin okumakta olduğunu belirtilmektedir. Osmanlı hükümeti Dersimliler’e şefkat, merhamet göstermiş olsaydı belki de Dersimliler’le Osmanlı merkez yönetimi arasında uyumlu bağlar sağlanmış olurdu.

 

Çünkü Dersimli’nin Osmanlı merkez yönetimine karşı saldırgan davranması kendilerinin yaşam kaygısından ileri gelmekte idi. Ticaretin Sünni kasabaların elinde bulunması ve dini baskının katmerlice uygulanmasını da Dersimli ile Osmanlı hükümeti arasında bağların kurulmamasının sebepleri olarak göstermek mümkündür. Hatta 1893’lerde Dersim’e Nakşîliği yaymayı bile öneren devlet adamları oldu. Dersim’de çıkan olayların sebeplerinin başlıcaları; genel olarak fakirlik, batıl inançlar, çaresizlik ve suçların takipsiz kalması, dış eşkıyalığın halkın gözünde sıradan bir iş olduğu inancının yaygın hale gelmesi, yıllarca kendi içlerine kapanmış bir halk olması ve bağırlarında hissettikleri devleti görmemeleri önemli sebepler olarak görülmektedir.
1891 yılında Abdülhamit tarafından Sünni-Kürt doğu aşiretle olan Zilan Karakapak, Adamanlı, Haydaranlı, Celalili, Şadilli, Cemadaki, Ciranlı, Kayis, Artuşi, Birakanlı, Cibralı, Sipkanlı, Hüsnanlı, Mukri, Milan, Şimsıkı, Şukufti, Takuri, Milli, Tayi Miran, Karabesi gibi aşiretlerden oluşturulan aşiret süvari alaylarına*

[*Osmanlı Devleti, özellikle Arap aşiret beylerinin çocukları için, Sultan II. Abdulhamid devrinde (1876-1909) “Aşiret Mekteb-i Hümayûnu” adında bir okul açmıştır. 1892 yılında Beşiktaş’ta Akaretler’de kiralanan bir evde faaliyete geçen ve iki yıl sonra da Kabataş’taki saraya taşınan bu yatılı okulun amacı Arap aşiret beylerinin çocuklarını okutmak, onlara askerlik ve yönetim işlerinde görev vermekti. Osmanlı hükümetinin düşüncesine göre, bu okulun açılmasıyla, Araplar arasında yıllardır süregelen kargaşalıklar önlenebilecekti. Ortaokul karşılığı olan Aşiret Mekteb-i Hümayûnu’nun öğretim süresi beş yıldı. Okulu bitirenler öğrenimlerini Mekteb-i Harbiye (Harb okulu) veya Mekteb-i Mülkiye’de (Siyasal Bilgiler Fakültesi)tamamlardı. Başlangıçta yalnız Arap şeyhlerinin çocukları için açılan okula, sonradan Doğu illerinde, Kürd diye anılan göçebelerin çocukları ile Arnavutluk’tan getirilen Arnavut çocukları da alınmıştır. Daha sonraları Cava’lı Müslüman çocukları da alınarak kurumun görevi ve kadrosu genişletilmiştir. On beş yıl ömrü olan okuldan beklenen ve istenen sonuç elde edilemediğinden 1907 yılında kapatılmıştır.]

 

Osmanlı merkez yönetimi önemli ayrıcalıklar getirir. Bu aşiretler vergiden muaf devlet ilişkilerini dolaysız olarak sağlarlar. Subay unvanlarıyla maaş almaları, çocuklarını aşiret mektebi olarak anılan okullarda okutmaları, belli bir düzeyde kendilerini güvenlikte hissetmeleri, aşiretler arasında ayrıcalıklı olmaları gibi sebeplerden dolay, Doğu aşiretleri arasında özellikle de Dersim Alevi-Zaza Kırmanç aşiretleri arasında çekişmelerin artmasına yol açmıştı. Bu aşiretler Osmanlı padişahı adına bölgede fiilen ve hukuken ayrıcalıklı duruma sahip olurlar. Devletin bu aşiretlere silah vermesi diğer güçler karşısında bağımsız hareket etmeleri aşiretler arasında giderek yoğun bir çatışmanın çıkmasına sebebiyet vermiştir.

1896 yılında Anadolu Genel Müfettişi olan Zeki Paşa’nın başkanlığında Dersim’le ilgili idari ve hukuki bir dizi karar alınırsa da sonuçta Osmanlı Merkez yönetiminde Dersim’le ilgili farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Şakır Paşa, Dersim’de “zorla Sünnileştirme” politikasının izlenmesini savunur. Bunu koyu İslam tarikatlarından biri olan ve Alevi karşıtı tutumuyla bilinen “Nakşibendîlik” ile halletmeye çalışır. Osmanlı zaten Kürtler içinde Nakşibendî tarikatı eliyle örgütlü ve güçlüdür. -Şafi-Nakşî cephesi güçlenmiş ve yıkılmaz olacaktır. (Öz, 2004, 42)

Dersim ile ilgili raporlarda özellikle Kızılbaş-Kırmanc olan Dersim, bu tablonun tam ortasında bir çıbandır, anlayışı hâkimdir. Bu nedenle “Dersim Nakşîleştirilmelidir” denilmektedir.
Dersim de meydana gelen olayların etkenlerinden biride,Dersimlilerin Alevi olmaları nedeniyle potansiyel suçlu olarak değerlendirilmeleridir.Çünkü,Dersim uzun yıllardan beri merkezi otariteye karşi direnişin merkezi olmdu..Aleviliğin merkezi olarak görülüyordu.Bu yaklaşım sonucu olarak yetkililer,sünnileştirmeyi bir cözüm olarak görmüş, halkı sünnileştirme yoluyla asimile ederek devlete ve halifelige bağımlı kılabileceklerini sanmışlardı.Bu amaçla,Nakşibendi tekkelerinin açılmasını teşvik ettiler.1896 yılında Muşir Şakir Paşa nın hazırladığı rapor olmak üzere ,Dersim ile ilgili diger hazırlana raporlarda bu zihniyet görülmüştür.Bu yaklaşım Dersim olayının çözümünü bölge halkının sunnileştirilmesinde görmekteydi.

19. yüzyılın sonunda kaleme alınan iki Dersim raporunun yanı sıra, Dersim Mutasarrıfı olan Arif Bey’in ayrıntılı bir raporu izler. 28 Ekim 1903 tarihinde Elaziz vilayeti vasıtasıyla İçişleri Bakanına sunulan raporda, ilk olarak “Dersimlilerin saldırganlık alışkanlıklarının hayat kaygısından doğduğu” belirtilir.

Raporun ikinci cümlesinde, Dersimin hangi bölgelerin Sünni kökenli olduğu, hangi bölgelerin ise Alevi-Kızılbaş olduğu ortaya koyulur. Çemişgezek ve Çarsancak kazalarındaki Sünni nüfusa dikkat çeken Arif Bey, Mazgirt kaza merkezi ve Danaburan’ın tümüyle Sünnilerden oluştuğunu belirterek “Suniler devlet hizmetlerini görürler ve hükümete bağlıdırlar” görüşünü öne sürer.

 

Arif Beye göre, Dersim nüfusunun çoğunluğunu oluşturan ve fenalıkların başlıca sebebi olan Alevilerdir., nikâh kıyma, ölü yıkama ve defnetme gibi işleri yapan ve sazla – sözle dini konularda halkın manevî duygularına hâkim olan Dede ve Seyitlerle; halkın dünya işlerine egemen olan, ruhu eşkıyalık dolu, ikiyüzlü ve fesat ağaların elinde esir durumundadır. Dersimlilere karşı önyargılı ve tepkili bu satırlara göre sorunun nedeni Alevilik ve dedelerdir. Osmanlı İmparatorluğunun yapısındaki bunalım Dersim’e yansımıştı. Dersim direnişlerinin sebepleri arasında ekonomik farklılıklar, kültürel ve kimlik bunalımının yanı sıra, Abdülhamid’in kurduğu Hamidiye alaylarının mezhepsel ayrılıklara dayandırılması ve Dersim aşiretlerini kapsamaması önemli bir yer tutmuştur.

1908 yılından başlayıp çeşitli tarihlerde Dersim üzerine yapılan tetkik, tahrik hareketleri devam etmiştir. Tüm çabalara rağmen, sonuçta bir sürü askeri ve siyasi önlemler alınmış, alınan tüm kararlar bir askeri harekete dönüşmüş ve Dersim’de idari düzenlemeler halkın huzur ve güvenini sağlayamamıştır. Halkın, bilgisiz, yoksul, cahil olması, feodal aşiret düzeninin sürmesi yönetimlerin, kitlelerin sorunlarının yalnızca askeri önlemlerle çözüleceğine inanmaları Dersim sorununu çözmemiştir. Eğitim, idari ve ekonomik alanlarda tek bir iyileştirme yapılmamıştır.
1893-1905 yıllarında da Dersim’de istikrarsızlık devam etti..

1937-1938 DERSİM DİRENİŞİNİN NEDENLERİ:

Seyit Rıza, Dersim’in lideriydi. Dersim’de belirli bir saygınlığı vardı. 4 Mayıs 1937 harp kararı alınmadan önce, Seyit Rıza, General Alp doğan’a yeniden başvurur ve şu isteklerde bulunur: Okul, yol ve refah sağlayacak fabrikalar yapılmalı, milli haklar korunmalı, yurt sahibi olmak vb. Haklara saygı gösterilmeli, diyor. Ayrıca Bahtiyar Aşiret Reisi Şahin Ağa da; Dersim Kanunun hazırlanmadan önce Dersim’e yatırım yapılmadığını, halkın fakirlik içinde bulunduğunu, Dersim’in imarı ve ihyasının gerekli olduğunu, bunun için halkın belli bir süre vergiden muaf tutulmasını hükümet yetkililerinden talep ederler. Devlet bu sorunlara cevap vermemesi ,Aşiret düzeninde başı bozulmasına, ekonomide geri kalmışlığa, sosyal adaletsizliklere, eğitimsizlik, geleneksel toplum yapısının bozulmasına yol açmıştır, Dersimde mezhep baskılarının uygulanması, Dersim dilinin yasaklanması, güven sizliliğin oluşmasına neden olmuştur. Dersim’de okul açmak, hastane açmak, işsizliği önleyici tedbirler almak, refah artırıcı ekonomik tedbirler almak, kültürel kimlik kazandırmak, diline, tarihine ve milli haklara saygı göstermek yerine, Devlet yöneticileri bu sorunların çözümüne gitmedikleri gibi her dönemde olduğu gibi askeri çözümler önerilmiş ve bunu bilinçli olarak dayatmışlardır. Bu dayatmalar sonucunda, Dersim, canını, malını korumak için tedbirler almak zorunda kalmıştır.
Osmanlı devlet yöneticilerinden Adülhak Hamit (1896),Şakır Paşa (1899), Mardinli Arif Paşa (1903),Ali Paşa (1908-9),Cumhuriyet döneminde ise,Cemal Bardakçı (1926),Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey (1927), Fevzi Çakmak (1930 ) Şükrü Kaya (1931),İbrahim Talih Öngören (19319) Halis Bıyık tay(1932),Hüsref Gerede (1933),İsmet İnönü(1935) Neşet Hakkı Uluğ,(1936) Abidin Özben (1937),Celal Bayar (1937),Abdullah Alpdoğan’nın hazırladığı raporlar askeri çözümden öteye gidilmediği gibi,Dersim insanına karşı önyargılarla yaklaşılmıştır.

Doğanın eşit olmayan koşulları dikkate alındığında ticaretin öğretilmesinin değerlendirmesine hiçbir somut öneri getirilmemiştir. Osmanlı her yönden yıkılırken diğer yandan Dersim’i yıkma yollarını arıyordu. Yüzyıllarca Dersim’de düzeni sağlamak için sürekli baskılar yapıldı. Yıkıp yakmalar dışında bir yol düşünülmedi. Yapılan öneriler kâğıt üzerinde kaldı. Diğer yandan Dersim yöre insanının insanca yaşama olanaklarından ve umutlardan uzak bırakıldı. Diğer yandan yönetimi ellerinde bulunduran gerici bağnaz din adamlarının Dersim’deki Alevi-Kırmanc-Zaza toplumu üzerinde hegemonya kurmak istemeleri de Dersimli’yi sürekli tedirgin etmiştir.

Örneğin;2 Şubat 1926 tarihinde İçişleri Bakanlığına verdiği raporda şöyle demektedir: “ Dersim, Cumhuriyet hükümeti için çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin ameliyat yapmak ve gelecek tehlikeleri önlemek mutlaka gereklidir. Son derece zeki, kurnaz ve hileci olan bu halk, hükümetin zayıf ve kuvvetli olduğuna göre mütecaviz ve itaatlidir. Okul açmak, yol yapmak, refah sağlayacak fabrikaları kurmak, sanayi işleri sağlamak, yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha alınmak, hayalden başka bir şey değildir. Yine1930’lu yıllarda İçişleri Bakanı bir yazısında şöyle diyor: Sünniler Devlete bağlıdırlar ve onun için çalışırlar (…) Dersim’in çoğunluğunu oluşturan Aleviler kötülüklerin başlıca nedenleridir.

Görüldüğü gibi devletin bu görüş ve yaklaşımları, devletle Dersim halkı üzerinde Osmanlılardan beri oynanan oyunlar sonucu askeri önlemler, katliamlar devletin temel görevi olmuştur.

14 Haziran 1934’te T.B.M.M. ne sunulan İskân Kanun Tasarısı, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından açıklanmıştır.
Yasaya göre; Türk kültürüne bağlı olmayanlar ya da Türk kültürüne bağlı olup ta Türkçe den başka dil konuşanlar hakkında da kültürel, askeri, toplumsal ve güvenlik nedeniyle Bakanlar Kurulu kararıyla İçişleri Bakanı gerekli görülen önlemleri almaya zorunludur.(mad.11)hükümleri yer almıştır. Çok uzun süren tartışmalardan sonra, bu yasa tasarısı TBMM de kabul edilerek Dersim için yürürlüğe girdi.. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya nın batı illerine sürgüne gönderilmesi gereken 347 ailenin adı liste halinde belirlendi. Bu 347 aile, 3470 kişiden oluşuyordu. Dersim sürgünler için 300 bin Türk lira ödenek ayrılmıştı.

VERGİ VE ASKERLİK !..

Oysa 1937 -1938 harekâtının sebebi olarak; hükümet, bölgede vergi toplanmamasını görüyordu. 1931 yılı ve sonrasında toplam vergi gelirlerinin yaklaşık %65’i yoksul köylülerden sağlanıyor. Vergide olduğu gibi, Dersimliler, Çanakkale Savaşında da otuz şehit vermişlerdi. Dersimliler’in askerlik görevini Osmanlı- Rus savaşına 10.500 kişi ile katılmışlardı ve 1931 de Birinci Umum Müfettişliğin verdiği bilgilere göre de hemen, hemen herkes askerlik görevini yerine getirmiştir.

 

1935 Kasımda Atatürk ün gündeme getirdiği ve aynı yılın son günlerinde kabul edilen Tunceli Kanunu ile Dersimde önemli aşamalar kaydedilmeye çalışılmıştır.

25 Aralık 1935 tarihinde 2884 sayılı Tunceli ilinin yönetimi hakkında yasa, T.B.M.M. de kabul edilerek, 2 Ocak 1936 tarihinde yürürlüğe girdi..1936 yılında çıkarılan 2884 sayılı kanunla Dersim adının Tunceli olarak değiştiği de sürekli dile getiriliyordu. Tüm bu gelişmeler yaşanırken nihayet 4 Mayıs 1937 yılında yapılan Tunceli Tenkil Harekâtına Dair Bakanlar Kurulu kararı alınır.
Dersime uygulanan program kararları devletin üst mercilerinin huzurunda, daha doğrusu onların istekleri doğrultusunda alınmış ve Dersim’e taarruz hareketi kararlaştırıldı.

5 Mayıs 1937 yılındaki Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı amirliğince 62. Piyade alayı, 63. alay, 2. taburu ve 17. Tümenden oluşan kuvvetlerle şiddetli ve etkili bir taarruz hareketi başlatılır.

 

8 Mayıs 1937 yılında 4. Genel müfettişlik kararıyla da başlayan bu hareketin ardından uçaktan atılan ilanlarda Dersim halkına şöyle denilmekte idi: Cumhuriyet Hükümetinin son şefkiat ve merhametini bildiren bu bildiriyi 24 saat çoluk çocuğunuzla okuyun, düşünün ve çabuk cevap verin. Yoksa hiç istemediğimiz halde sizi mahvedecek olan kuvvetler harekete geçeceklerdir. Devlete itaat gereklidir.
1937’de harekât kararı uygulanır.. Aylar sonra Seyit Rıza ve arkadaşları yakalanır. Aylarca süren duruşmalar sonucunda 58 tutuklu hakkında karar kendilerine tebliğ edilir. Sanıkların 11’i idama mahkûm edildi.15 Kasım’ı 16 Kasım 1937’ye bağlayan gece Elazığ Buğday Meydanında Seyit Rıza 81 yaşından 54 yaşına indirilerek idam edildi. Seyit Rıza’nın oğlu Hüseyin 17 yaşında iken 21 yaşına çıkarılarak idam edildi. Seyhanlı Aşiret reisi Husso Şeydi, Yusufan Aşiret reisi Kamber Ağa (96 yaşında) olduğu halde 31 yıla mahkûm edilir. Ülküye oğlu Hasan ve Mirza oğlu Ali de idam edildiler.

 

1937 Harekâtı sonrasında İsmet İnönü´nün mecliste yaptığı açıklamada ise;1937 de Ordu tarafından 1 subay şehit, dört yaralı, 28 er şehit,46 er yaralı,1 bekçi şehit,1 bekçi yaralıdır. Dersim aşiretlerinde ise; 265 ölü,20 yaralı,27 yakalanan,849 kişi teslim olduğu belirtiliyordu.

Tan Gazetesinde ise kayıpları şöyle belirtiyordu:
30 şehit, 51 yaralı, isyancılardan 265 ölü, 20 yaralı, teslim olanlar 840 kişi olduğu açıklanıyordu. Dersim’de 4078,Erzincan da 789,Bingöl de126 olarak, toplam olarak 4991 tüfek ele geçirildiği belirtiliyordu.

8 Haziran 1938’de başlayan askeri ikinci yıl harekâtı da 15 Eylül’e kadar sürer. Dördüncü Umum Müfettişlik Gizli Raporuna göre; Dersimde 13 bin 160 kişi sivilin öldürüldüğü,11 bin 818 kişinin ise sürgün edildiği belirtilmektedir.

 

Dersim de uygulanan bu katliam döneminde İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 4 Haziran tarih ve 15146 sayılı konu ile ilgili yazıyı Kültür Bakanlığına gönderir.. (14 Haziran 1938 )

Yazının konusu, Dersimde kız ve erkek yatılı okullarda yetiştirmeleri hakkındadır. Kaya, yazı da Ders im’de yapılan ıslahat çerçevesinde Türklerin yoğun olduğu ve Dersim de uzak yerlerde kız ve erkek yatılı okullarının açılmanı talep etmektedir. Bu okullarda Dersim de getirilecek beş yaşını doldurmuş kız ve erkeklerin okutulup büyütülmesi ve birbiri ile evlendirilerek baba ve annelerinden miras kalan mal ve arazileri için de birer Türk yuvası kurmalarını önermektedir.

Böylece, Türk kültürü Dersim esaslı bir biçimde yerleşmiş olacağını düşünmektedir. Yine devletin raporlarında devletin amacı, Dersim’i ıslahat amacıyla Dersimli’yi toprağa bağlamaya çalışmaktır. Ayrıca Türklüğe yakıştırmak, Türkleştirmek aslen Türk olduklarını ikna etme vb. gibi Türk dili Ders im’de temin edilmeli deniliyor. Devamla… Sıdıka Avar gibi inançlı öğretmenlerin atanması düşülmüştür. Okul ve yollarla birlikte Dersim’e sağlık hizmetleri de götürülmeli idi. Üçüncü yıl yol yapımlarına ara verilmeksizin devam edilmeli, ekonomik gelişime ağırlık verilmelidir, deniliyorsa da ciddi bir gelişme görülmez. Oysa devletin resmi kaynaklarına göre yol, köprü yapımlarındaki tek amaç Dersime girip yerleşmekti. Bu çaba Dersime girip yerleşmenin büyük bir koşulu olarak görülüyordu.

Dördüncü Genel Müfettişliğin 6 Ocak 1938 de hazırladığı bir raporda Dersimde o güne değin 5050 silah toplanmış ve bunun yararlı yanları görülmeye başlanmıştır.
Bununla birlikte geleneksel bağlılıkları ve çıkarlar zayıf kılındığı zamanlarda birlikte çalışma heveslerinin ateşlenebileceği düşüncesiyle, yörede uygun bir mevsimde bir başka harekâtın yapılmasının doğru olacağın belirilmiştir.

 

Oysa Kurtuluş Savaşı boyunca, bütün cepheler dâhil muharebe meydanlarında 9.167 kişi (662 subay, 8505 er) şehit olmuştur. Aldıkları yaradan daha sonra ölenlerin sayısı ise 53 subay ve 1665 er denilmektedir.

Bütün olarak değerlendirildiğinde, Dersim’in içinde bulunduğu dram, çektiği acılar, çekmekte olduğu sorunları dile getirmekle bitmemektedir.

DESİM DE İSYAN YOKTU ..KATLİAM VARDI.!…

Bayar hükümeti, bu bölge için yapılacak harekât için T.B.M.M. inden yetki aldı. Bölgedeki çarpışmaları dünya kamuoyunun gözünden saklamak için İstanbul ve Ankara gazetelerinde Fırat ve Murat kıyılarında yapılan manevralardan söz etti.

1938 de devlet, Dersim halkını zorunlu göce zorladı. Dersim insanı ise doğduğu büyüdüğü yerden kopmamak için tepki göstermiş ve direnmiş, bu tepki ve direnme daha çok aşiret önderlerinden gelmiş, ancak bunlar, dünya kamuoyuna” isyan “diye duyurulmuştur.Oysa1938 de bir isyan söz konusu değildir.

1938 deki askeri operasyonlar yalnız sözde isyan bölgesi diye bilinen bölge ile sınırlı kalmamış, devlete vergi veren, askere giden, Pertek, Mazgirt, Nazmiye, Pülümür v.b. ilçe ve köylerini de kapsamıştır Buralarda yaşayan birçok suçsuz ve günahsız insan katledilmiştir. Hatta Dersimi aşarak Erzincan’ı ve çevre ileride içine alacak şekilde genişletilerek uygulanılmıştı. Dördüncü Genel Müfettiş lig’in 6 Ocak 1938 de hazırladığı bir raporda Ders im’de o güne değin 5050 silah toplanmış ve bunun yararlı yanları görülmeye başlanmıştır. Bununla birlikte geleneksel bağlılıkları ve çıkarlar zayıf kılındığı zamanlarda birlikte çalışma heveslerinin ateşlenebileceği düşüncesiyle, yörede uygun bir mevsimde bir başka harekâtın yapılmasının doğru olacağın belirilmiştir.

1938 SONUÇLARI:

23 Ağustos 1938 de doğu illerinde yapılan askeri harekâtı izlemeye giden Celal Bayar şunları söylüyor:
Orada iken Dersim’in tedip (eğitme) harekâtı aynı zamanda imar ve ıslahı programıyla ilgilendim. Askeri ve mülkü amirlerde bilgi ve değerlendirmelerini dinledim Yapılan tedip (cezalandırma) harekâtı kesin ve olumlu sonuç vermeye başlamış ve son aşamasına gelmiştir. Kısa bir süre sonra Dersim’in şimdiye değin geçirdi aşamaları ve bundan sonra yapılması kararlaştırılan ıslahatı ayrıntılarıyla kamuoyuna bildireceğim. Şimdiden ifade edebilirim ki, eski zamanlarda olduğu gibi toplu eşkıyalığın oluşumu giderilmiştir. Ordumuzun ve jandarmamızın bu çetin dağlarda gösterdiği kahramanca etkinliği ulusumuzun takdirine arz etmek görevimdir.”diyor.

 

1938 ve sonrasında ise; tarama bölgesinde ölü ve diri 7954 kişi çıkarılmıştır.4.Genel Müfettişliğe verilen isimlerden 101 kişiden 73 ü ele geçirilmiştir. Bu bölgede 1019 silah toplanmıştır. Askerlerden 33 kişi ölürken, 1 kişi yaralanır.1942 yılına kadar zorunlu iskân devam etmiştir. 8 Haziran 1938’de başlayan askeri harekât 15 Eylül’e kadar sürer. Yakılan köy sayısının 60 olduğu belirtilir.5–7 bin kişi batı illerine iskâna tabi tutulur. Eylül 1938 sonunda ise 13 bin160 kişi ölü,11bin 818 kişinin sürgün edildiği belirtilmektedir.Ancak burakamları daha yüksek olduğuda aşıkardır. 6 Ağustos1938 de Bakanlar Kurul kararıyla 1246 haneden 5000 kişinin,15 şehrin 50 kazasına bağlı 922 kişi bir köye bir hane şeklinde dağıtılır. Kimsesiz çocuklar ise besleme olarak köylere dağıtılır. 1514 yılından başlayıp çeşitli tarihlerde 1781,1782,
1848.1862.1850.1862.1875.1877, 1880.1896.1907.1908, 1909, 1911, 1914, 1926, 1930 yıllarında yapılan tüm seferlerin yanı sıra ve 1937-1938 Dersim direnişleriyle son bululmuyordu. Bu tarihe kadar Dersim üzerine yapılan 108 sefer Dersim sorununu çözmedi. Dersim üzerine yapılan tedip (eğitme), tenkil (cezalandırma) ve sürgün hareketleri devam etti. Zorunlu iskânlar sonucunda Dersim sorununun Eskişehir, Kırklareli, Manisa, Tekirdağ, Aydın, Çorum, Malkara, Çorlu, Ödemiş, Balıkesir Anadolu’nun batısında arama cumhuriyet tarihi kuralları, insan hakları zemininde ve demokrasi kuralları içinde çözüm aranılmadı. Tüm bu gelişmeler dikkate alındığında Dersim uzun yıllar Osmanlı imparatorluğu döneminde her bakımdan ihmal edilmişti ve potansiyel bir tehlike olarak görülüyordu. Dersim’de yol yoktu, tekerlekli vasıta yoktu. Okulun, ticaretin ve ziraatın adı var ama kendisi yoktu. Karanlık cehalet korku içinde ilk bir yaşam geçiren Dersim halkı çilekeş bir yaşam sürdürüyordu. Oysa Anadolu’nun her tarafında cumhuriyet döneminden itibaren elektrik, radyo ve otomobilin ne demek olduğu bilinmesine rağmen Dersim halkı habersizdi. Doğanın göreneğin ve tarihin asi olduğu Dersim’de devlet Dersim’e girerken dilini, tarih ini, kültürel değerlerini ve göreneklerle çarpışarak bir daha kımıldamamak üzere yeniyordu(!). Oysa Dersim Osmanlı döneminden beri özellikle Yavuz Sultan Selim zamanında can güvenliğini sağlamak için Dersim’e sığınanlar ölümden zorlukla kurtulmuşlardı. Yıllarca yoksulluktan, okulsuzluktan mahrum bırakılmış ve dışarıyla bağlantısı kesilmiştir. İlkel yaşamak zorunda bırakılmıştı.

 

Dersim sorunu çözümü hakkında yazılan yazılar öneriler birer odayı dolduracak kadar çok olmasına rağmen içerik olarak hepsi yol yapmak, okul açmak, ekonomik tedbirler alma Seyid ve ağaların etkinliğini sağlama amacına yönelik öneriler her defasında kâğıt üzerinde kalmıştır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de düşünülen öneriler, çözümlerle geçmişi tekerrürden öteye gitmemiştir.

Hükümetleri her defasında, ibret duygusuyla öç alma düşmanlık ayrı gayrı davranışlar yerine Dersim diline, kültürüne, folkloruna saygı göstermedi. Gelenek ve görenekleri doğal karşılamadı. Refah ve bayındırlık, sevgi, dostluk, ekonomik kalkınmayı bölgeye götürmedi.Devlet-hükümetler bugünde yarında askeri çözüm arama yerine, demokrasiye bağlı ,insan hakları bazından çözüm aramaları en bilimsel ve akılcı yol olarak görmeleri gerekir.İlkel yöntemlerin çözüm getirmeyeceklerini iyi bilmelidirler..

XX. yüzyılda dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi Dersim’de de 1937-1938 tarihinde 110 bin nüfus olmasına rağmen 72 bin kişi kıyıma ve sürgünlere maruz kalmıştır. Dersim’in etnik yapısı siyasal düşünceleri ve inançları (mezhepsel) nedenleriyle öldürüldü, sürüldü. Oysa 20. yüzyılın başından beri insan haklarına değer vermeyen devletler, geçmişte olduğu gibi gelecekte aynı nedenlerle çeşitli devletlerin desteği ile soy kırımlarına maruz bırakılmışlardır. İnsanlığın ve insan değerlerinin en büyük düşmanı olan kurumlaşmış ırkçılık kökten dincilik ve yoksulluktur. İşte insanım diyebilen herkes belli çıkar ilişkilerinden ulusal çıkarlardan etkilenmeyen tarafsız, dürüst insan haklarına saygılı değer yargılarına sahip olmalıdır. Çünkü toplumları oluşturan değişik kültürlerin, değişik kökenlerin oluşunun demokrasinin zenginleştiricisi
olarak kabul edilmesi gerekir. Sorunlara uygar ve demokratik açılardan bakılmasında sayısız yararlar vardır. Bu sorunların tek çözümü buradan geçmektedir. Günümüz çağdaş insanının da bu değer yargıları içersinde düşünmesi gerekir. Barışçıl, uzlaşmacı ve hoşgörülü olmak insan olmanın da gereğidir. Sorunlara çözüm aramanın ön koşuludur.” Dersim 38’de insanlık dışı uygulamalar sonucunda ağır katliamlar, kırımlar ve imhalar yaşandı. Dersim zorunlu göçten oluşan etnik temizlik ile nüfus yoğunluğunu kaybetti. Dersim dili, kimliği, kültürel ve siyasi hakları hükümetler tarafından yok sayıldı ve geliştirmeye olanak tanınmadı.

Dersimliler, bugünde eğitim, sağlık ve bölgeye yatırım istiyorlar. Dersim dilini yaşatmasını ve eğitim dili olarak yaşamasını ve kültürel değerlerinin yaşatmasını, Alevi inancının yaşatılmasını, arşivlerin açılmasını, Dersim adının iadesini istiyorlar, Bu katliamdan ötürü devletin Dersimliler den özür dilemesini istiyorlar. Çağdaş demokrasi, insan hakkına saygı ve anayasal vatandaşlık hakkının uygulanmasını istiyorlar.
KAYNAKÇA.;1-2-Başlangıcından Günümüze Dersim Tarihi, Ali KAYA Can Yayınları İstanbul, 1999.

Dersim de Dil Ve Kökler, Ali KAYA Can Yayınları 2008.İstanbul.
Deylemden,Dersime .Ali KAYA Can Yayınları İstanbul

01/.02/2010
Ali KAYA – Tarihçi Yazar

One Comment

  1. Talip ERSÖZ

    PALU ZAZACASINDA, DAĞ ALICI “SİMZ” ŞEKLİNDE TELAFFUZ EDİLİR. AĞAÇ İSE “DAR” ŞEKLİNDE TELAFFUZ EDİLMEKTEDİR. DERSİM YÖRESİ DAĞ ALICININ (SİMZİN VATANIDIR. “DAR” (AĞAÇ) VE “SİMZ” (DAĞ ALICI) KELİMELERİNİN BİRLEŞMESİYLE “DARSİMZ” (DAĞ ALICI AĞACI) KELİMESİ OLUŞMAKTADIR. DERSİM İSMİNİN BU KÖKTEN GELME OLASILIĞI YÜKSEKTİR.

    Cevapla

Yorum Yaz

Dokuzkaya Markasor Derneği kamera sistemleri İGG Teknoloji tarafından sağlanmaktadır.