Çeşitli nedenlerle bireylerin bulunduklar ortamlarından ayrılarak yaşamlarını farklı yerlerde sürdürmelerini amaçlayan göç olayı insanın yaşam biçimini, sosyal, toplumsal ve psikolojik yapısını derinden etkileyen yaşam olaylarıdır.
İç göç, Türkiye’nin hızlı bir toplumsal dönüşüm sürecine girdiği 1950’li yıllarda, dış göç 1960’lı yıllardan beri ülkemizin en önemli sosyolojik olgulardan biridir. Bu süreçte başlayan ve ekonomik nedenlere bağlı bu göçler kişilerin isteklerine bağlıydı. Ekonomik nedenlere bağlı bu göçler, genellikle, travmatik etkilenmeden kurtulmaya yönelik bir çaba, yani kurtarıcı bir eylem sayılması gerekirse de, gerek başlangıç nedeni, gerekse daha sonraki süreci açısından, kendisi de travmatik bir etkide bulunabilir.
Ülke içinde yerinde edilme ve köy boşaltmaları şeklindeki göçler ise Cumhuriyet döneminde, zorunlu olarak yer değiştirilmesine yönelik politikalar nedeniyle, ağırlıklı Doğu ve Güneydoğudaki nüfusa karşı uygulandı (1). OHAL döneminde köy boşaltmaları ve yerinde edilme nedenleriyle oluşan göçler ise neden ve sonuçları açısında çok farklı bir toplumsal olaydır. TBMM. Meclis Araştırma Komisyonunun 1998 tarihli raporunun da ifade ettiği üzere 905 köy ve 2523 mezranın boşaltıldığı, 1 ile 3-4 milyon arasında rakamla ifade edilen insanın etkilendiği belirtiliyor (1). İnsanların kitleler halinde çoluk-çocuklarıyla aileleriyle birlikte evlerinden, topraklarından, maddi ve manevi varlıklarından edilmeleri, sahip oldukları maddi değerleri bir günde kaybetmeleri, kendilerini bir anda kentlerin gecekondu ve varoşlarında bulmaları, insanın yaşamını biçim ve içerik açısından derinden etkileyen yaşam olaylarıdır. Zoraki göç ve travmada kimlik, ayrılış ve yabancılaşma sorunları ön planda olup, bu yaşanan olaylarla göç edenlerin her ailenin ve her bireyinin olaylarla baş etme sürecini çeşitli biçimlerde etkiler.
Köyde taşınmaz tüm varlıklarını bırakan, elindeki üç-beş keçi, koyun ve ineği satan aile göçettiği yerde, üç aşamalı sorun yaşar. İlk aşamada barınacak yer bulma, iş arama, iş bulma, parasal sorunları haletme gibi acil sorunlarla uğraşması söz konusu olduğunda psişik ya da bedensel herhangi bir tepkisel durumun açığa çıkmasına pek olanak tanımaz. İkinci aşamada, yeni çevrenin yarattığı yabancılık duygusu, çaresizlik, güvensizlik, güvencesizlik duyguları, kimlik sorunları, dil farklılıklarının yarattığı iletişim sorunları, toplumsal uzaklaşma ile bazı psişik sorunların ortaya çıkması söz konusu olabilir. Üçüncü aşamada ise çeşitli uyum sorunlarının, premobid kişilik yapısı özelliklerine bağlı psikolojik sorunlar ortaya çıkar.
Kimlik iç ruhsal düzeyde yerleşik, bir ömür boyunca oldukça stabil kalan ve belli sosyal öğelerle bağlantılı bir kendini algılama biçimidir. Kimlik ve kendilik duygusu kişinin çevresiyle etkileşim halindeki durumu içinde gelişen bir süreçle oluşur. Kimliği basit bir özdeşim olarak almamalıyız. Zira bir insanın kimliği onun yaşamı boyunca gelişir ve geçmişiyle süreklilik bağlantısı içindedir. Yani bireyin varlığı özdeş değildir, her bireyin varlığı onu oluşturan durumlara ve konumlara göre gelişmiş, çok yönlü, kendine has özellikleri bulunan tek bir örnektir.
Göç durumunda, kimlik önemli bir ruhsal sorundur. Zorunlu göçte kimlik, ayrılık ve yabancılık birbirinden kesin sınırlarla ayrılıp yalıtlanamazlar. Bunlar birbirleriyle içice girmiş, karşılıklı etkileşim içinde olan duygulardır. Göçlerde yoğun bir ayrılık yaşantısı vardır. Bu ayrılık, memleketinden, evinden, yuvasından, alıştığı yaşam ve çalışma biçiminden, kendisi için önem taşıyan kişilerden, nesnelerden, sahip oldukları taşınmaz mallardan ayrılmaktır. Burada psikolojik olarak göç ile kişi , içinde önemli obje ilişkilerinin bulunduğu bir obje dünyasından ayrılmakta, kendisi için yeni, dolayısıyla yabancısı olduğu bir duruma geçmektedir. İnsanın içinde doğup büyüdüğü yerle olan ilişkisi ana-babasıyla olan ilişkisi gibi önemli bir obje ilişkisidir. Kişiliğinin gelişmesinde, kimliğini bulmasında önemli bir rol oynamiştır. Bulunduğu yerden uzaklaşmak mutsuz, çökün, öfkeli, çatışmalı, korkulu bir şok duygusu yaşarken, bir yanıyla da yitirdiklerinin, geride bıraktıklarının yasını tutmaktadır (3).
Göçten sonra kişi, alıştığı, bildiği ve kendini güvende hissettiği obje ilişkilerinden yoksun kalarak, tanımadığı, yabancısı olduğu bir durum ve ortam içine girmiştir. Kendisi için ne kadar yabancıysa ve geldiği yeni ortam için o da bir yabancıdır. Dolayısıyla aile boyu karşılıklı bir yabancılık duygusu yaşanmaktadır. Göçmenlerde başlangıçta, geride bırakılan, terk edilen ve yitirilen şeylerin yası, ne olduğu bilinmeyen yerler ve yeniliklerden korku, yalnızlık ve çaresizlik duyguları ağırlıklıdır. Aidiyet duygusu eksikliği huzursuzluk yaratır, karmaşık duygulara yol açar. Buna karşı verilen ilk tepki tutukluluk ve geri çekilmedir. Yeni göç edilen ortamdaki gerçek topluma katılmada yaşanan güçlüğe karşı regressif bir savunma mekanizması harekete geçirilmiştir. Kendi benzerlerinden, kendi kökenlerinden olan veya akrabalarından oluşan küçük bir grup içine kapanırlar. Geldikleri yeni ortamdaki kimlik değişimi, yitimden doğan huzursuzluk ve gerginlikler bu dar çevre içindeki insanlar arası ilişkilerde de bozukluklara yol açar. Yalnızlık ve güvensizlik duyguları daha da sivrilmiş olur. Geçmişle gelecek arasında sürekli bir geçiş durumunda, başka bir deyişle ”marjinal durumda” bulunurlar. Tutunacak bir destek aralar.
Göç sonuçu gelinen yerde kişinin kendilik bilinçini yitirmeden gerçek durumunu nesnel bir bakışla değerlendirmesine bağlıdır. Bu da geçmiş ile bugünü kapsayan bir bakış olmak durumundadır. İnsan kendi gerçeği ile içinde bulunduğu toplumsal ortamın gerçeği arasındaki dengeyi ancak o zaman tutturabilir. Geçmişle günceli iç ruhsal yaşantılarında ve çevre ile ilişkilerinde dengeleyebildiklerinde, yaratıcı güçlerini verimli biçimde geliştirip kullanabilirler. Aksi halde, göç olayı çeşitli yönleriyle travmatik etkisini sergiler. Başlangıçta bastırılmış saldırgan dürtüler değişik biçimlerde, içe ya da dışa yönelmiş biçimlerde, açığa çıkmaya başlar. Dışa yönelmiş biçimler kronik hoşnutsuzluk, paranoid tutumlara bürünen kuşkuculuk ve asosyal niteliğe varan davranış bozukluklarıyla kendini gösterirler. İçe yönelmiş biçimler arasında somatizasyon eğilimleri, depresif durumlar, psikosomatik hastalıklar ve kendini tüketici davranışlar sayılabilir. Göç yaşantısında ayrılık acısı en somut biçimde derin bir acıdır.
Türkiye’de göç, ülke kültürünün önemli bir parçası olarak, çeşitli psikososyal sorunları da beraberinde getiren önemli bir ”yaşam olayı”dır. Yerinde edilme ise toplumsal ve ruhsal olarak da travmatik bir süreçtir. Zorunlu olarak yer değiştiren ya da göçeden kişiler, silahlı çatışma, işkence, fiziksel ya da cinsel şiddet, tecavüz, ölüm tehdidi, yakın kaybı gibi travmatik yaşantılara maruz kalmış olabilir. Bu tür yaşantıların doğal sonuçu olarak kaynak kaybı, ekonomik belirsizlikler, sağlık ve eğitim eksiklikleri, temel insani gereksinimleri karşılayamama, toplumsal yapının parçalanması ve dağılması gibi pek çok durum ortaya çıkar. Toplumsal, ekonomik ve kültürel ortak yapılar bozulmaya başlar ve bireylerin bu ortak yapılardan aldıkları destek azalır. Geçmişin travmatik ya da acı veren yönlerinin yanı sıra geleceğe dönük belirsizlikler, umutsuzluk, güven kaybı, yalnızlık, şüphecilik gibi pek çok olumsuz duygunun yerleşmesini kolaylaştırabilir. Bu durum daha güvensiz, daha şüpheci ve umutsuz ilişkilerin kurulmasına ve politikalar üretilmesine yol açabilir (1).
Zorunlu göç ve köy boşaltmalarının yarattığı etkiler bakımında bir afet türü ve aynı zamanda bir halk ya da toplum sağlık sorunu olarak ele almak gerekir. Dolayısıyla, bu göçe tabi tutulanlar için bir bilinmezdir. Ruhsal acı yoğunluğu yüksek olan bir olaydır. Korku ve öfke vardır. Bundan doğan saldırgan dürtülerin bastırılması daha da güçtür.

Dr. Ali GÖK

Yorum Yaz

Dokuzkaya Markasor Derneği kamera sistemleri İGG Teknoloji tarafından sağlanmaktadır.